Beysukent Günlüğü: Markete Yürümek, Hastane Telaşı ve Bir Tabak Kısır

Beysukent'e taşınalı iki buçuk yıl oldu. İlk kış kombiyle, ikinci kış komşularla, üçüncü kış da artık semtin kendisiyle barıştığım dönem oldu sanırım. Bu yazıyı bir rehber gibi yazmak istemedim; daha çok geçen hafta nasıl bir hafta geçirdiğimi, bu semtte günlük hayatın gerçekten neye benzediğini olduğu gibi anlatmak istedim. Çünkü internette Beysukent hakkında okuduğum her şey ya emlak ilanı diliyle yazılmış ya da hiç burada yaşamamış birinin tahmininden ibaret.

Pazartesi: O meşhur markete yürüme meselesi

Buraya bakmaya geldiğimizde bize en çok söylenen cümle şuydu: "Her şey ayağınızın altında." Yarı doğru. Eşim sabah "Bir ekmek alıver" dediğinde aklımdaki tablo, köşedeki bakkala iki dakikada gidip gelmek oluyordu. Gerçek şu ki villa bölgesinin iç sokaklarından ana caddedeki markete kadar yürümek, benim adımımla on iki-on üç dakika. Geri dönüş, elinde poşetlerle ve hafif yokuş yukarı, on beş. Yani "bir ekmek" meselesi yarım saatlik bir yürüyüşe dönüşebiliyor.

Bunu şikayet olarak yazmıyorum, tam tersine. O yokuşu artık seviyorum. Sabah erken çıktığımda 1597. Cadde tarafındaki çamların altından geçerken hava gerçekten birkaç derece serin oluyor; Ankara'nın o kuru sıcağı buraya tam vurmuyor. İlk birkaç ay arabayla gittim her şeye. Sonra fark ettim ki park yeri aramakla, geri dönüşte tekrar park etmekle harcadığım süre, yürümekten uzun. Şimdi küçük alışverişi yürüyerek yapıyorum, büyük alışverişi haftada bir arabayla. Bu basit ayrım hayatımı garip biçimde rahatlattı.

Pazartesi sabahı manavda yaşlı bir amcayla aynı anda son demet maydanoza uzandık. Geri çektim elimi.

"Al al, sen al evladım, ben zaten çorbaya atacaktım, olmasa da olur," dedi.

"Olur mu amca, siz alın," dedim ve sonunda manav araya girip arkadan bir demet daha çıkardı da mesele çözüldü. Küçük bir an, ama bu semtte bana hep tuhaf gelen bir şeyi özetliyor: İnsanlar mesafeli ama soğuk değil. Apartmandaki gibi asansörde göz kaçırma hali yok burada; daha çok, herkesin kendi temposu var ve birbirinin temposuna saygı duyuyor.

Çarşamba: Hastane günü ve beklemediğim bir ders

Çarşamba günü oğlumun ateşi çıktı, öğleden sonra 39'u gördü. İşte o an Beysukent'in coğrafi gerçeğini ilk defa baba refleksiyle yaşadım. Çünkü "hastaneye yakınız" cümlesi, panik anında bambaşka bir anlam kazanıyor.

Bizim için en mantıklısı arabayla Çankaya yönüne, özel bir hastanenin çocuk aciline gitmekti. Trafik normalken yirmi dakika civarı sürüyor. Ama o gün okul çıkış saatine denk geldik ve Eskişehir yolu bağlantısında her şey kilitlendi. O yirmi dakika kırk dakikaya çıktı. Arka koltukta huzursuzlanan bir çocukla geçen o kırk dakika, bana şunu net olarak öğretti: Beysukent merkeze yakın hissettiriyor ama saat seçimi her şeyi değiştiriyor. Sabah dokuz buçukta gittiğiniz yol, akşam altıda bambaşka bir yol oluyor.

Acil iyiydi, beklemedik bile sayılır. Doktor çocuğu muayene etti, basit bir viral enfeksiyon dedi, ateş düşürücü ve bol sıvı önerdi. Çıkarken danışmadaki hemşire hanım gülümseyerek "Geçmiş olsun, üç gün dinlensin, telaş edecek bir şey yok" dedi ve o cümle, o anki ruh halimde altın değerindeydi. Eve dönerken ilaç için ana cadde üzerindeki eczaneye uğradık; nöbetçi olmasa bile yürüme mesafesinde birkaç eczane olması, hasta çocukla dolaşırken gerçekten değerli.

O günün dersi şu oldu: Bir mahalleyi seçerken "en yakın hastane kaç kilometre" diye soruyoruz ama asıl sorulması gereken "en kötü trafik saatinde kaç dakika" imiş. Bunu kimse ilan metnine yazmıyor.

Cuma akşamı: Komşunun kapısındaki tabak

Cuma akşamı kapı zili çaldı. Yan villadaki komşumuz, üzeri streçle kaplı bir tabakla kapıda duruyordu. İçinde kendi yaptığı kısır vardı.

"Çok yaptım, size de getireyim dedim. Tabağı acele etmeyin, boşalınca verirsiniz."

Bu, taşındığımızdan beri belki üçüncü kez oluyor ve hala alışamadım. Açıkçası buraya gelmeden önce bana "Beysukent soğuk bir yer, herkes kendi villasında, kimse kimseyle konuşmaz" demişlerdi. Yarı yarıya doğru. Kapı kapı gezen, sürekli çay içmeye gelen bir komşuluk yok gerçekten. Ama ihtiyaç anında ortaya çıkan, sessiz ama sağlam bir dayanışma var. Tabak meselesi de bunun küçük bir simgesi. Ertesi gün tabağı içine kendi yaptığım bir şeyle doldurup geri götürmek, burada öğrendiğim sessiz bir ritüel oldu.

Hafta sonu: Kendi icat ettiğim rutin

Cumartesi sabahları artık bir rutinim var ve bu rutini semt bana kendiliğinden dayattı. Erkenden kalkıp, henüz ortalık ısınmadan villa aralarındaki o geniş kaldırımlarda yürüyüşe çıkıyorum. Saat sekiz gibi sokaklar bomboş oluyor, sadece köpeğini gezdiren birkaç kişi ve bir de sabahçı koşucular. Ankara'nın o net, kuru sabah havasında çamların kokusu çok belirgin.

Sonra dönüşte ana cadde üzerindeki kahveciden bir filtre kahve alıyorum. İlk aylarda barista beni tanımazdı; şimdi içeri girdiğimde "Her zamankinden mi?" diye soruyor. İşte bir semte ait hissetmek tam olarak bu sanırım, kocaman bir aidiyet duygusu değil, sadece bir kahvecinin siparişinizi ezberlemesi.

Öğleden sonraları genelde ev işi ve bahçe. Küçük bir bahçemiz var ve burada öğrendiğim en pahalı ders bahçeyle ilgili oldu: İlk yaz, denizden gelmiş alışkanlıkla hortansya ve nemli iklim bitkileri diktim. Hepsi gitti. Ankara'nın kuru havası ve sert kışı, o bitkileri affetmedi. İkinci yıl lavanta, kekik, biraz da dayanıklı çalılara döndüm ve bahçe nihayet yaşamaya başladı. Su faturam da düştü tabii; ilk yazki sulama hevesiyle gelen fatura beni hala utandırıyor.

Peki gerçekten değdi mi?

Bana en çok sorulan soru bu. Dürüst cevabım: Çoğu gün evet, bazı günler "keşke biraz daha merkezde olsak" diyorum. Akşam canınız bir şey çekti diye dışarı çıkıp üç dakikada bir sürü seçenek bulamıyorsunuz; planlı yaşamak gerekiyor. Ama sabah penceremi açtığımda gördüğüm yeşil, çocuğumun sokakta korkusuzca bisiklete binebilmesi, akşam o sessizlik… Bunların bir bedeli var ve o bedel de tam olarak "biraz uzaklık" oluyor.

Beysukent'i merak edip de buraya yerleşmeyi düşünen birine söyleyeceğim tek şey şu olur: Bir hafta sonu sabahı gelin, arabayı bir yere park edin ve sadece yürüyün. İlanlar size metrekare anlatır; o yürüyüş size hayatı anlatır.